Nihon e yōkoso!
Gıda mühendisi olup kendi işimi
yap(a)madığım için belki de şu an yaptığım işin en sevdiğim kısmı yıl
içerisinde düzensiz aralıklarla yaptığım yurt dışı seyahatler. Yeni ülkeleri,
yeni şehirleri görmek, yeni kültürleri anlamaya çalışmak...
Seyahat öncesi her zaman yaptığım
ince bir hazırlık, araştırma evresi olur. Gittiğimde işten arta kalan dar
zamanda gezilebilecek yerleri, tadılabilecek tatları, o şehirde mutlaka
yapılması gereken ilk 3 şeyi belirleyip yola çıkmak zevkle yaptığım bir şey.
Gerçi hayatta her yapacağım “ilk şey” öncesi bilgi edinme, araştırma yapma
huyum vardır. Hiçbir zaman bomboş, hallederiz kadir modunda olmadım. Bazen de
biraz salıvermek daha iyi olabiliyor ama yurt dışına hele ki sürekli
gidemeyeceğiniz yerlere giderken azıcık bilgilenip gitmek en iyisi.
Her neyse.
Japonya’ya ilk gittiğimde
ülkeden, insanlardan, kültürlerinden o kadar etkilendim ki herhalde başka bir
ülke beni bir daha bu kadar etkileyemez diye düşündüm. Fakat sonrasında gene
Uzak Doğu, Avrupa, hatta Güney Afrika’ya yolculuklarım olmasına rağmen Japonya
gönlümde hep bir numarada kaldı.
Elbette Japonya ile ilgili çok
sayıda ve çok daha detaylı şekilde bilgiye ulaşmak mümkün. Fakat ben ülkeleri,
ayrıntılarını fark etmeye çalışarak tanımayı daha çok seviyorum. Burada da
madde madde ilerlemektense ayrıntıları incelemek, sanıyorum daha çok hoşuma
gidecek.
Önce ülkeye girişle başlayalım; uluslararası
uçuşlarda kullanılan Tokyo Narita havaalanına indiğinizde huzur ve düzen hemen
ilk adımda hissediliyor. Gümrükten geçmek için oluşan uzun kuyruktan hiç
korkmamak lazım. Zira, hemen bu durumu hızlandıracak şekilde organize olup sizi
en kısa sürede gişelerden geçiriyorlar. Türkiye’deki gümrükleri düşününce
sadece pasaportunuzu inceleyen ve damga basan bir polis gözünüzün önüne gelir.
Fakat burada sanıyorum insan bolluğu ve yerleşim alanı/iş imkanı azlığı ters
orantısı nedeniyle bir sırayı düzene sokmak için bile en az 2 kişi çalışıyor.
Ve hepsi de dünyanın en büyük sorumluluğuna sahipmiş gibi ciddiyetle ve
mutlulukla çalışıyorlar. Sanırım Japonya'nın diğer ülkeler tarafından zor
anlaşılan başarısının ardında bu yatıyor; bireysel katkının toplumsal
verimliliğe dönüşümünün bilinci.
Havaalanından şehrin merkezine
ulaşım pek çok yolla sağlanabiliyor. Bizdeki 2-3 duraklı Havaş’ların aksine
burada Havaş muadili Airport Limousine otobüsler sizleri oldukça tatmin edecek
noktalara ulaştırabiliyor. Çoğu zaman kalacağınız otel görece büyük bir otel
ise bazı otobüslerin durakları direkt bu otellerin kapıları bile olabiliyor.
Onun yerine gene de taksiye
binmek isterseniz oldukça yüksek ücretler ödemeye hazır olmalısınız. Tokyo
halihazırda çok pahalı bir şehirken taksilerin de bu duruma orantılı şekilde
ücretlendirilmesi kaçınılmaz. Örneğin benim kalacağım otel, şehir merkezi
dışında görece havaalanına yakın olduğu halde taksi ücreti yaklaşık 30.000 ¥
(yaklaşık 300 USD) idi, bir de şehir merkezine gitmeyi düşünün artık... Belki
çok çok kısa mesafelerde bu değişik tecrübeyi edinmek için taksi
kullanılabilir, zira ne taksiler ne de taksiciler bildiğimiz şekilde değil. Taksiler
her zaman tertemiz, parlak; yanınıza yaklaştığında kapı kendiliğinden açılıyor.
Taksicinin kıyafetleri özel, üniforma gibi; kasketliler ve beyaz eldiven
giyiyorlar. Gürültüsüz, gereksiz muhabbetsiz (ki zaten İngilizce bilme oranı
düşük), sakin ve nezih bir şekilde gideceğiniz yere gidiyorsunuz. Yolculuk
sonunda mutlaka ücret karşılığında fiş veriyorlar. “Üstü kalsın” çok da beklenen
bir davranış şekli değil.
Hepsini bir yana bırakırsak
kullanılabilecek en uygun, en zevkli ulaşım şekli metro. Şehir adeta metro
ağlarıyla örülü durumda. Zaten ufacık bir kara parçası olduğu için, ne yapsınlar,
yerin altına doğru genişlemişler. Yerin altında aynı şehirden bir o kadar daha
var. Bütün bir günü metronun içinde geçirmek gibi ilginç bir isteğiniz oluşursa
bile bunu hiç sıkılmadan başarmanız mümkün. Kat kat metro, çeşit çeşit hat, her
katta ayrı dükkanlar, alışveriş olanakları; en az üstü kadar yerin altı da
eğlenceli ve ışıl ışıl. Metro nerede derseniz, örneğin bir defasında tam 5 tane
yürüyen merdiven inmek durumunda kaldığımı söyleyebilirim. Ve bu giriftliğe
rağmen, ne bir sallantı, ne bir gürültü, sanki alttan üstten metro geçmiyor da
kapalı bir alışveriş merkezinin içindeyiz. Bu kadar karmaşanın içinde kaybolmak
mümkün mü derseniz; tabelalar o kadar açıklayıcı ki, yeter ki bineceğiniz hattı
bilin, gerisini tabelaların sizi yönlendirmesine bırakın.
Peki metroyla ulaşım ne kadar
diye sorarsanız... Metro ücretlendirmesi ineceğiniz durağa göre değişiyor. Birkaç
gün turistik gezi için bile gelmiş olsanız dahi havaalanından alınabilecek
günlük sınırsız ulaşım sağlayan biletler var. Bu biletlerin bazıları sadece JR
metrolarında kullanılırken bazıları otobüslerde de kullanılıyor. Böylece aynı
gün içerisinde ulaşım sınırlaması ve ekstra masrafı olmadan şehri
gezebilirsiniz. Benim gün içerisinde maalesef çok fazla metroyla gezme imkanım
olmadığından her kullanımda ayrı ayrı bilet almayı tercih etmiştim. Dolayısıyla
metro durakları girişindeki otomatik bilet alma makinelerini çözmek durumunda
kalmıştım. Şehirde İngilizce bilen kişi sayısı çok az, bilenler de iyi konuşamadıklarını
düşünüp çekindikleri için konuşmayı tercih etmiyorlar, dolayısıyla Japon
karakterleri içerisinde boğulmuş bir halde çözmeniz gereken bir şey varsa, el,
kol işaretlerini denemekten başka çareniz yok. Tokyo’ya ilk gelişimde elimde
İngilizce metro haritasıyla hangi durakta ineceğimi, ne kadar ödeyeceğimi
çözmeye çalışırken şans eseri İngilizce bilen birine denk gelmiştim. Böylece
sistemi kavrayıp sonra da kolaylığın tadını çıkarmıştım.
Dediğim gibi, hemen hemen her
noktaya ulaşan bir metro ağı sistemi var. Tek yapmanız gereken ineceğiniz
durağı haritadan bulup, durakların girişinde yer alan makinelerden ineceğiniz
durağın üzerinde yazan miktar tutarında bilet almak. Sonrasında bu bileti
girişte ve indiğiniz durağın çıkışında kullanıyorsunuz, eğer uygun tutarda
bilet almadıysanız geçişi sağlayan minik kapıcıklar açılmıyor. Eğer doğru
tutarı ödediyseniz makine bileti yutuyor ve size kapılarını açıyor.
Pek çok ülkede metro tecrübesi
edinmiş biri olarak azıcık ahkam kesme iznim varsa eğer Tokyo metrosunun
gerçekten çok işlevsel ve makul olduğunu söyleyebilirim. Ulaşım için her zaman
ilk tercihim.
Gelelim sokaklara, insanlara, hayat
akışına...
Tokyo çok hareketli bir şehir ama
bir o kadar da içinde inanılmaz bir huzur ve düzen barındırmakta. Sürekli bir
koşuşturmanın, devinimin, hızın ortasında; o kadar karmaşanın içinde bir
yerlerde huzur dolu bir tapınak, sakin bir park mutlaka var. Düşünsenize; deprem
riski olmasına rağmen yapılmış o 20-30 katlı binaların içinde çalışırken, o
yoğunluğun arasında şehirden kendi kendine izole olmuş dingin bir tapınağın avlusunda
ya da sakuralarda bezenmiş bir parkın içinde sanki farklı bir boyuta
geçmişcesine mola vermek pek ala mümkün.
Belki de kocaman (?) şehrin
içindeki sakin düzeni sağlayan en önemli faktörlerden birisi de Japonların çok
dakik ve mükemmeliyetçi olmaları olabilir. En çok kullanılan ulaşım aracı olan
metrolar o kadar dakik ki, belirtilen saatte ve dakikada belirtilen platformda
oluyor. Eğer 17.58’de gelecek diyorsa gerçekten tam olarak o dakikada
yanaşıyor; kalkış saatine 09.02 diyorsa ne 9.01’de, ne de 09.03’te kalkıyor.
Platformlarda metro kapılarının denk geleceği yerler belli; dolayısıyla metro
gelmeden önce zaten halihazırda kuyruğa girmeyi pek seven Japonlar ikili sıra
halinde beklemeye başlıyorlar. Metro gelip kapıları o kırmızıyla belirtilen yerlerde
durunca da kesinlikle önce tüm ineceklerin metrodan çıkması bekleniyor. Bir tek
kişi bile kalsa içeri girmek için onun da çıkması bekleniyor. Bizdeki yanaşan Ankaray
kapısının açılmasıyla insanların sanki iki akarsunun coşkunca birbirine
çarpması ve birbiri içinde dağılması gibi oluşan görüntülerden eser yok. İtiraf
edeyim, Japonya’daki saygı dolu bu hareketi gördüğümde baya bir etkilenmiştim.
N'aapayım, Ankara’da bu görüntüler maalesef namümkün...
Resimden çok belli olmasa da inşa
edilen her şey, yapılan en ufak şey hepsi milim milim hesaplanarak, ön
çalışması saatlerce yapılarak gerçekleştiriliyor. Önemli olan ne kadar süreceği
değil, sonucun mükemmel olması. Örneğin bir keresinde baharın gelmesiyle Yoyogi Parkı’nda yürüyüş yolunda yerdeki çizgilerin boyanmasına şahit oldum. Önce
hepsi cetvelle hesaplandı, eşit uzaklıklarda işaretlendi, sonra daha düzgün
olması için bant ile boyanacak yer belirlendi vs. Çok net 2-3 saatlerini
fütursuzca harcadıklarını kendi gözlerimle görmüş oldum. E tabi, Türkiye’deki
işleyişi gördükten sonra ve üstünkörü yapılan iş, yapıma ters düşse de hayatta
kalmak için azıcık kanıksamak durumunda kaldığımdan, buradaki sonucu mükemmel
ama süreç aşaması gereksiz uzun işleyiş bazen insana fenalık da getirebiliyor. Ver
şunu ben sana yapıvereyim 2 dakikada diye içinizden geçirmiyor değilsiniz hani!
Ama gene de ne olursa olsun sonuca baktığımızda gerçekten değmiş diyorsunuz.
Japonya’da, bizdekinin aksine trafik
soldan akıyor. Trafik ışıklarına mutlaka uyuluyor. Türkiye’de özellikle yayalar
kendilerine kırmızı ışık yanıyorken eğer araç yoksa karşıdan karşıya geçerler.
Hatta Ankara-Kızılay’da 3-5 kişi birikti mi ışığın rengini ya da araba
mevcudiyetini bile göz almazlar, direkt yol onlarınmış gibi davranırlar. Oysa
burada yol bomboş bile olsa ışık kırmızıysa duruyorsun. Aslında bu cümleyi yazarken
ne kadar anlamsız bir şeyden bahsettiğimi düşündüm. Işık kırmızıysa zaten dur
demek ve senin de durman gerekiyor. Ama ülkemizde bu düz gerçek o kadar yerler
altında ki, yabancı ülkelerde “Kırmızıda duran insanlar var!!” diye hayretle
anlatmamıza yol açıyor..
Araba kullananlar da yayalar gibi
bir o kadar kurallara bağlı ve çevresine saygılı. Her ne kadar yol sizin olmasa
da oldu ki yola çıktınız; size her zaman yol veriyorlar, hem de sövmeden,
küfretmeden, gerginlik yaşatmadan; gülümseyerek. Geldiğim hiçbir seferde tek
bir kere bile de korna sesi duymadım, her zaman tıkır tıkır işleyen bir trafik
var. Oldu ki yoğunluktan dolayı trafik sıkıştı, bekleme, kuyruk vs. oluştu, hiç
sıkıntı yok; korna çalmadan sessizce bekleniyor.
Japonların sıraya girme, kuyruk
oluşturma hevesleri konusunda bir örnek de yürüyen merdivenlerde. Her zaman iki
sıra oluşuyor. Sağ taraftaysanız mutlaka yürümeniz gerekiyor, çünkü durmak için
sol tarafı kullanıyorlar ve tek sıra oluşturuyorlar. Sağ tarafı özellikle
acelesi olanlara bırakıyorlar, o yüzden yan yana durayım, yanımdakiyle
laflayarak çıkarım merdivenleri deme şansınız yok. Sağdaysanız, o zincirle
beraber ilerlemek zorundasınız.
Japonya’yla ilgili belirtilmesi
gereken en önemli özelliklerden biri de aşırı güvenli olması. Alışveriş
merkezlerine ya da insanların bolca bulunduğu mekanlara girişlerde öyle bizdeki
gibi x-ray cihazları, üst arama ekipmanları, polisler vs. yok. Tek bayan olarak
gece geç saatlerde bile sokakta rahatça yürüyebilir, metroya binebilir, son
hatla birlikte evinize gidebilirsiniz. Tabi ki ters durumlar için ya da gerekli
yerler için polis merkezleri ve görevli polisler var fakat ne zaman iş
yapıyorlar, ya da gerçekten bir hırsızlık/suç vs olursa nasıl hareket edecekler
(çünkü hiç tecrübeleri var mı merak ediyorum) açıkçası bir fikir yürütemiyorum.
Tokyo’da gerçekten güvende ve
huzur içinde olduğunuzu hissedebiliyorsunuz. İstanbul'a her gidişimde içimde
depremden ötürü hep ufak bir korku, endişe olur. 99’da yaşadığımız o faciadan
sonra ciddi bir tehlikenin farkına varmak, gereken önlemleri almak yerine bizler
televizyonda ne konuda uzman olduğu belli olmayan adamlarla işin magazinsel ve
dinsel boyutunu tartışıp, deprem dedeleri en seksi erkek seçtik. Bir deprem
ülkesi olmasına rağmen Tokyo’ya hiçbir gidişimde zerre korku, endişe duymadım.
O kadar çalışkanlar, bilinçliler ki bizim alamadığımız dersi onlar almış ve
şehri neredeyse yıkılamaz hale getirmişler. Kullandıkları malzemeleri sürekli
geliştirmişler, denetimlerini artırmışlar, her adımda özenle ilerlemişler ve o
mükemmeli hedefleyen iş yapış şekilleriyle dikmişler binalarını. Çünkü ilerlemek,
gelişme önemli onlar için. Zaten dünyadaki “kalite” kavramının, sistemlerinin
merkezi de gene Japonlar.
Bu ülkede gerçekten insanın bir
değeri var; her canlının, her ruhun. Örneğin, işe gitmek için evden çıktığınızda
öylece bırakılmış bir çukura düşüp ölme riskiniz yok. En ufak çalışma bile
metreler önceden levhalarla haber veriliyor; “10 m sonra çalışma var”; “5 m sonra çalışma var”; “Çalışma var”. Çalışma alanı zaten ışıklarla, uyarı
levhalarıyla çevrelenmiş ve bir de başında sadece uyarı çubuğu sallayarak
insanları uyaran biri var. Yani bu çalışmayı görmeme ve herhangi bir risk
altına girme olasılığınız sıfıra yakın.

Japonya’da din konusu ise tabi ki
gene bizden dağlar kadar farklı. Ülkenin çoğunluğunun benimsediği bir din yok. Dini
olmayanlar olduğu gibi azınlık olarak Hristiyan ve Müslümanlar var; bunların
dışında Şintoizm ve Budizm önde olan dinler. Ama onların arasında da keskin
çizgiler, kalın çerçeveler yok. Tersine, Japonya’da bütün dinler birbirinin
felsefesinden yararlanıyor. Çok bilindik bir cümle vardır: Çoğu Japon Budist gibi
doğar, Hristiyan gibi evlenir, Şintoist gibi ölür. Belki bu kadar çeşitliliği
düşününce toplum yapısını hayal etmek insanı zorlayabilir ama onlar dinin
gerçekten bireysel ve insanla inandığı şey arasında olduğunu çoktan fark etmiş
bir millet. Din sürekli konuşulan, tartışılan, insanların muhabbet konusu olan
bir kavram değil. Ne biri diğerini bir dine çekmeye çalışıyor, ne de diğeri
öbürünün dini farklı diye saldırıyor. Budist ve Şinto tapınakları yan yana. Düşününce,
zaten mevcut ahlak değerleri o kadar yüksek, diğer yaşamlara saygıları,
incelikleri o kadar gelişmiş ki herhangi bir dinin vereceği maneviyata
ihtiyaçları yok.
Tüm bu küçük ayrıntıları fark
ederek attığınız her adımda sokaktaki huzuru hissedebiliyor, nadir de olsa
göz göze geldiğiniz her Japon’da inceliği gözlemleyebiliyorsunuz. Ben bunu
yaşayabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum ve imkanı olan herkesin bu
tecrübeyi yaşamasını diliyorum. Japonya’da kesinlikle tadılması gereken bir
tat, hissedilmesi gereken bir maneviyat ve mutlaka size katacak bir olgunluk
var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder