22 Temmuz 2014 Salı

İşin müzik boyutu

Gezi, seyahat, yeni ülkeler, kültürler diye yola çıktık ama hem bahsetmekten çok hoşlandığım hem de ülkeler ve kültürlerle etkileşim içinde olan bir konu daha var: müzik :)


Çevrem bilir ki müzik ile çok yakın bir ilişki içindeydim; geçmiş zaman kullanıyorum çünkü hem zamansızlık hem de biraz küskünlükten şu an sadece dinlemekle yetiniyorum. Ama düşününce gerçekten de en temel besin kaynaklarımdan biri yok olmuş gibi hissediyorum.


Flütle ilk defa orta okulda, annemle gittiğim bir tiyatroda tanıştım. Sahnenin sağında 3 tane müzisyen vardı; flüt, gitar ve diğeri... Ne gittiğim oyunu hatırlıyorum ne de en son müzisyenin ne çaldığını. Sadece karanlıkta sahne ışığı ve parlayan gümüş bir flüt görüyorum ve hatırlıyorum. Hem sesi hem görüntüsü o kadar büyülemişti ki sonrasında annemle babamın günlerce başının etini yemiştim. O gördüğüm parlak flüdü hayal ederek orta okul günlerimi süsleyen mavi yamaha blok flüdümle her akşam Çanakkale Türküsü’nü çalardım. Neden Çanakkale Türküsü? Onu da bilmiyorum. Çalarken insanı “hislendiren” notaları olduğu için belki de.


Günler süren türkü eziyetim ve yan flüt ısrarım neticesinde canım babam flüt hocası araştırmasına girmiş. Bir gün annem, babam ve ben, babamın bulduğu hocanın evine görüşmeye gittik. Gene yanımda mavi yamaha blok flüdüm vardı... Görüşmeye gittiğimiz hoca, Ankara’nın ünlü konservatuarındanmış, biraz daha aklım erince öğrenmiştim. O gün, o anlar, piyanosuna kadar tüm salonunun
 ve hocanın bütün ayrıntıları şu an hala aklımda. Kulağım, müzik bilgim, fiziksel yapım kontrol edildikten sonra yanımda getirdiğim mavi blok flüdümle gene Çanakkale Türküsü’nü çaldığımı hatırlıyorum. Görüşme sonucunda ne oldu derseniz; eğitimci kimlikten çok, sadece ama sadece para odaklı bir yaklaşım gördüğümüz için o gün o eve götürdüğüm masum müzik sevgimi büyütemeden o salonda bırakmış oldum.


Müzik, istek ve yetenekle bir yerlere geliyor ama günümüzde bazı aileler sınav ya da dersane parası derdi yok diye evlatlarını belki de ileride nefret edeceğini düşünmeden askeri okula yazdırır gibi konservatuarlara yazdırıyorlar. O yaşta, belki de o mavi yamaha blok flüt ona hayat boyu yetecekken müziğe daha ısınmadan notadan soğuyorlar. Bu madalyonun bir yüzü. Bir diğer yüzü de eğitimci tarafı. Bu noktada da benim gözümde eğitimciler üçe ayrılıyor; müthiş bir ego seviyesiyle amatör müzisyeni kale almayan, sadece konservatuar mezunları müzik yapabilir düşüncesindekiler; aslında yaptığının müziği öğretmek, bilgilerini aktarmak olduğunu bilmeden öğrencilerini para kazandıran bir robot gibi görenler; ve sonuncusu da hem iyi müzisyen olup hem de birikimlerini gerçekten aktarmak, öğretmek isteyen eğitimciler.


Sektörün keskin ucunu gördüğümüz o günden sonra benim başlayamayan amatör yan flüt hayatım bitmiş oldu. Daha doğrusu o zamanlar ben de bilmiyordum, bitmemiş, sadece o anda dondurulmuş. O zamanların popüler sınavı Anadolu Lisesi sınavı yüzünden dershane-okul gitgeli arasında uygun zaman olmadığından haftada bir gördüğümüz müzik dersinde mavi flüdümle minik eserlere çalışarak ve akşamları evde Çanakkale Türküsü’nde uzmanlaşarak müzik kariyerime bir süre daha bu şekilde devam ettim :)


Sonra sınavlar birbirini takip etti, aylar, yıllar geçti; girdik Odtü’ye. Ne olduysa benim flüt aşkı gene bir depreşti. Daha elimde yan flüt yokken hevesle metodlara baktığımı hatırlıyorum. Sonra da 300tl paramı cebime koyup 
babamla birlikte Kızılay’da bir pasajdan dükkan sahibinin de yönlendirmesiyle markasız bir Çin flüdü aldık. Kutusuyla birlikte Kızılay’dan eve gelişimizi hatırlıyorum.. Dünyanın en mutlu insanı gibi kalabalıkları yarıyor, o düzensiz Kızılay karmaşasında evrenin en kıymetli şeyine sahip kişiymişim gibi yürüyordum :)


Ve yan flütle tatlı tanışıklığımız bu şekilde başlamış oldu. 


Yazıldığım ilk kursta Zeynep Hoca ile tanıştım, beni çok kısa sürede çok iyi yönlendirerek gerçekten iyi bir seviyeye getirdi. Sonra derslere okulda devam ettim; Hande Hoca’yla tanıştım, yaklaşık 1-2 dönem ondan ders aldım ve sonra Aycan Hoca’nın derslerine girmeye başladım. Mezun olana kadar da haftada bir, belki de maksimum 20 dakika süren derslerde Aycan Hoca’nın birikimlerinden yararlanmaya çalıştım. Hepsine, bana aktardıkları ve müzisyen kimliğimi geliştirdikleri için her zaman çok büyük bir teşekkür borçluyum.



Ama en çok teşekkürü hak eden başka bir hocam var ki; ne desem, ne yazsam az gelir.


Üniversite 2. sınıftayken Hande Hoca’nın, telefon numarasının yazdığı kağıdı uzatarak “Müzik gruplarına flütçü arıyorlarmış, katılmak istersen numarasını vereyim” dediği gün ile resmi olmayan BaroktanLatine günlerim başlamış oldu... Beni Ankara dışı şehirlerde, üniversitelerde, canlı yayınlarda verilecek konserlerle, tur otobüsleriyle kandırarak hem kendi odam dışında bir yerde müzik yapabileceğim hem de çok güzel dostluklarımın oluşacağı bir ortama kabul eden Suat Hoca’ya sonsuz sevgi ve teşekkürlerimi sunuyorum :) Hem iyi bir müzisyen, hem kaliteli (ve benim sınıflandırmama göre 3. kategoriye giren) eğitimci kimliğiyle hem de mükemmel sade vatandaş kişiliğiyle hayatımda olduğu için kendimi gerçekten çok mutlu ve şanslı hissediyorum. Her denememde, her teşebbüsümde yanımda ve daha çok da arkamda olduğu için hayatımdaki yeri bambaşka :)











Küçük yaşta başlayan yan flüt sevgimin, müziğin daha derinine inince tutkuya dönüştüğünü söylesem sanırım yanlış olmaz. Yoğun çalışma tempoları, müziğe ve yan flüde derin bir ilgi ve koşulsuz bağlılık neticesinde hayaller listeme yeni yeni maddeler eklenmiş oldu. Ama kah maddi, kah manevi elverişsizlikler sonucunda, bazen yaş yüzünden, bazen eğitim eksikliğinden bu maddeler hedefler listeme geçmeye hak kazanamadı. Ama inanıyorum ki paralel evrenlerin birinde flüdüyle sahnede parlayan çok başarılı bir flütçü var, adı Özge... Ne zaman ki bunu düşünsem, içimde ufak bir şeyler cız ediyor ve artık flütten biraz daha uzaklaştırıyor. Hayallerim, belki yaşayacağım başka bir hayata kaldı ama bu yolda çok güzel dostluklar tadıp, hep mutlulukla, özlemle hatırlayacağım hatıralar biriktirdim. Gene de müzikle yaşamaya devam...



 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder